MUM IŞIĞINDA GÖLGELER (BEKLEYİŞ)


Evleri ıssız kırın ortasındaydı. Tahtadan iki göz bir kulübe.. Evin dışında küçük bir ahır, bir kümes, bir kuyu ve bir tarla vardı. Bu tarla bir mısır tarlasıydı. O gelene kadar, onlar burada çok huzurlu bir hayat sürdürmüşlerdi.

Akşam oldu yine bir gün! İki haftadan beri O’nun evlerini ziyaret etmesini bekliyorlar. Ucubenin gelişi bu kez gecikti.

Evin içi karanlık ve gölgeli. Evin küçük oğlu mum ışığını ve parmaklarını kullanarak ahşap duvarlarda tuhaf şekiller oluşturuyor. Dışarda bir çocuğun kurbağaların peşi sıra koşarak, sapanla acımasızca gece kuşlarına taş atarak ve uzun, ince bir dalla domuzları dürtükleyerek oyunlar oynamak isteyeceği sessiz ve büyük bir akşam, dümdüz, bomboş, ay ışığıyla aydınlanan bir kır ve muttasıl ötüp duran cırcır böcekleri var. Ama evin küçük oğlu tahtadan kulübenin içinde, karanlık ve gölgeli duvarlarda ışık oyunları oynamakla yetinmek zorunda. Dışarısı tekin değil. Hiç tekin değil. Cehennem kaçkını yaratık bugün yarın gelecektir. Eli kulağındadır.

Adam karanlıkta karısının gözlerini buldu. Kadın ona bakıyordu. Gözlerinde birçok duygunun karışımı bir ifade: Endişe, korku, şaşkınlık, öfke, nefret, kin, yorgunluk, bıkkınlık, keder.. Adam ağzını açıp karısını rahatlatacak birkaç kelime söyleyecek oldu ama diyecek bir şey bulamayıp sıkıntıyla ağzını tekrar kapadı. Diyecek söz yoktu. Tüm dualar tükenmişti. Artık ne umut vardı, ne de umutsuzluk. Yalnızca bu bekleyiş vardı. Yaratığın gelişini beklemek tam bir işkenceydi. Ne zaman geleceği hiç belli olmuyordu. Bu bekleyiş, bu işkence, onları çıldırtacaktı.

İlk ziyaret bundan altı hafta önce gerçekleşmişti. Ah o mutlu günler! Ah o, mutluluğun ellerinde havadan hafif durduğu ve onların bunun katiyen farkında olmadığı eski çağ: Bundan altı hafta öncesi! Yalnızca altı hafta!

O gün iki oğullarından küçük olanı yakınlardaki kurumuş dere yatağının kıyısında taş topluyordu. Bir elinde uzun ve sivri bir ağaç dalı, diğerindeyse topladığı taşları içine attığı küçük bir sepet vardı. Arada bir yere doğru eğilip sopayı tuttuğu eliyle yerden bir taş alıyor, onu şöyle bir eliyle tartıp gözleriyle süzdükten sonra, eğer beğenirse sepete, beğenmezse de fırlatıp dere yatağına atıyordu. Bu işi büyük bir ciddiyetle, adeta bir arkeolog edasıyla yapıyordu çocuk. Halbuki büyük bir ihtimalle annesi bu taşları bir iki gün içerisinde kaldırıp atacaktı. Çocuğun ağabeyi, babasıyla birlikte tarlada çalışıyordu. Çok heyecanlıydı genç adam. Babası söz vermişti: Eğer bir aksilik olmaz ve havalar bozmazsa ertesi gün birlikte ayı avlamaya gideceklerdi. İki köpeklerini ve iki Winchester tüfeği de yanlarına alacak ve mataralarına su ve viski dolduracaklardı. Bir anlamda bu, çocuğun artık bir erkek, bir ‘adam’ olduğunun ailesi tarafından resmen kabul edilişiydi. Delikanlı bundan büyük gurur duyuyordu. Artık o bir ‘erkek’ olmuştu. Yarın hayatının en önemli günüydü. Bu yüzden tarlada büyük bir hırs ve azimle çalışıyordu. Babası arada bir başını kaldırıp oğlunun bu telaşlı, içten çalışmasına bakıyor ve sessizce gülümsüyordu. Çocuğa belli etmiyordu ama asıl gururlanan kişi adamın ta kendisiydi. Tabi karısı da.. Aile oğullarıyla gurur duyuyordu. Onun çalışması sayesinde bu sene üründe gözle görülür bir artış olmuştu.

O sırada çocukların anası evde, mutfakta yemek yapmaktaydı. Kadın arada bir dışarıya kuyudan su almaya çıktığı zaman, az ilerde tarlada çalışmakta olan kocasıyla oğluna bakıp derin derin iç çekiyor ve gözleri yaşla dolarak gülümsüyordu. Yılların çalışması ve emeği işte artık sonunda meyvelerini veriyordu. Büyük oğlu artık bir erkek olmuştu. Yakında bir kız bulup evlenmesi de artık işten bile değildi. Onlar bu Dünya’ya çalışkan, vatansever, akıllı ve cesur bir insan yetiştirip sunmuşlardı. Bu da onlara yeterdi. Bir de ufaklık vardı tabi.. Kadın her seferinde, elinde içi su dolu kovayla mutfağa dönmeden önce gözleriyle dere kıyısını tarayıp küçük oğlunu arıyor, onu bulup güvende olduğundan emin olunca ve ancak ondan sonra mutfağa, işinin başına geri dönüyordu.

Güzel bir akşamdı o akşam. Karı kocanın ilişkisi uzunca bir süredir olmadığı kadar iyi bir durumdaydı. Kavgalar azalmış, mutluluklar çoğalmıştı. Adam karısına tekrar aşık olduğunu hissediyordu. Aşık olduğu bu kadın zaten onunla birlikteydi, onun karısıydı. Onundu. Büyük bir mutluluktu bu. Çocuklara gelince, onlar da hallerinden memnundular: Büyük olanı bir gün sonra babasıyla birlikte hayatının en güzel gününü geçirmeye hazırlanıyordu. Küçük kardeşiyse dere kenarında oyunlar oynamaktaydı. Ailedeki sakin, mutluluk dolu, huzurlu hava küçük çocuğa da yansımıştı. Annesini üzmemek için fazla sorun çıkarmıyor, başını belaya sokacak oyunlar oynamaktan kaçınıyor ve yılanlarla akreplere çok çok dikkat ediyordu.

Sonra O geldi.

O huzurlu, güzel akşamda O’nun geldiğini ilk gören büyük oğlan oldu. Genç adam yorucu çalışmasına bir nefeslik küçük bir ara vermek üzere doğrulmuştu. Eliyle alnını silerken ufukta ‘geleni’ gördü.

Çocuğun dili tutuldu.

Babasına haber vermek, bir ses çıkarmak, bağırmak, haykırmak için ağzını açmış fakat sesi çıkmamıştı. Daha sonra babasının yanına seğirtip elleriyle adamı sertçe dürttü. Adam başını kaldırıp oğlunun gözlerindeki büyük korkuyu görünce, korkuyla başını çevirdi. İlk aklına gelen şey arkasında bir ayı olduğuydu.

Sonra o da ‘geleni’ gördü.

Ağzı şaşkınlıkla açıldı. Büyümüş gözleriyle onlara doğru gelen yaratığın başına, yani yukarıya baktı. Neden sonra biraz toparlanır gibi oldu. Tüm gücüyle karısıyla küçük oğlunun isimlerini haykırdı ve endişeyle ekledi: “Eve girin! Çabuk eve!”

Karısı telaşla evden dışarı çıkıp neler olduğunu anlamak için kocasına baktı. Onun korku içinde eve doğru koştuğunu görünce paniğe kapıldı.. Büyük bir sorun olmalıydı bu. Bir ayı ya da bir yılandan daha büyük bir sorun. Belki de bir hortum..

Kadın küçük oğlunu kurtarmak için koştu. Ufaklık derenin kıyısında ayakta dururken evin öbür tarafından yaklaşmakta olan şeye bakıyordu. Küçük çocuk donmuştu, kıpırdayamıyordu. Hortumun görüntüsü çocuğu büyülemişti. Elindeki sepeti yere düşürmüş, sepetin içindeki taşlar yerlere saçılmıştı. Kadın koşarak çocuğun yanına ulaştı. Kocası da arkasından geliyordu. Anne yavrusunu kucağına alıp döndü. Ve orada, ufukta, hortum sandığı şeyi gördü.

Hortum değildi bu.

Hortum değildi.. Bir Devdi!

Eski çağların inanılmaz yaratığı, bu büyülü, bu korkunç ucube, kanlı canlı bir gerçek olmuş karşılarında duruyordu.

Adam karısını omuzlarından tutarak kadını sarstı: “Haydi! Kendine gel, haydi çabuk! Eve girelim! Eve!”

Fakat artık çok geçti. Hem zaten eve girseler bile muhtemelen bunun onlara bir faydası olmayacaktı. Onları bu canavardan nasıl koruyabilirdi ki, ‘ev’ dedikleri sığınak? Saklanacak bir yer yoktu, ne bir dolap, ne de depo.. Olsaydı bile herhalde yaratık onları oradan da bulup çıkarırdı. Onları görmüştü. Burada olduklarını biliyordu. Artık çok geçti.

Yaratık yaklaştıkça attığı her adımda yerin sarsıldığını duydular. Çok uzaklardaydı önce. Sonra birden yanlarında.. On adımda tarlaları ve tozlu tepeyi aşıp yanlarına geldi.

Boyu on beş adam boyu kadardı. Çırılçıplak ve kaslıydı. Hiç saçı yoktu. Gözleri biraz tuhaftı: Birbirinden fazla uzak ve kanlı..

Dev onların yanına gelince yere diz çöktü. İnsanlar şaşkınlık ve korku içindeydi. Kadın tir tir titriyordu. Çocuk başını annesinin göğsüne bastırmıştı. Adam ikisine birden sarılmıştı. Bütün vücudunda, kulaklarında, gözlerinde, burnunda, boynunda, kollarında, bacaklarında ve göğsünde, kalbinin güm güm attığını duyuyordu. Adam adeta kendisi, koskocaman ve kıpkırmızı bir kalp olmuştu. Kasları gergindi. Bacakları titriyordu. Görüşü bulandı.

Dev, elini uzatarak çocuğu annesinin kucağından koparıverdi. Kadın çığlık çığlığa haykırarak deve doğru hareketlendi. Kocası belinden kavrayıp onu durdurdu. Kadın kocasının kollarında çırpınıyordu.. Adam kadını yine de bırakmadı.

Dev, çocuğu taşıdığı avucunu gözlerine yaklaştırıp dikkatle baktı. Çocuk bu avucun kalın derisi üstünde, yere oturmuş önüne bakıyor ve titriyordu. Altını ıslattı. Sonra yavaşça başını kaldırıp deve baktı. Devin nefes alışı burundan ve yere dikti. Yine de metrelerce uzaktaki avucun içinde oturan çocuk rüzgarı hissediyordu.

Çocuk ona bakınca dev hafifçe gülümsedi.

Daha sonra bundan asla emin olamadılar. Fakat adam devin gülümsediğini gördüğüne yemin edebilirdi. Küçük çocuk da daha sonra aynı şeyi söyleyecekti.

Dev, çocuğu yere koydu. Ağır ağır doğruldu ve geldiği yöne doğru yürüyüp gitti.

Attığı her adımda yer biraz sarsılıyordu.

Güneşle birlikte dev silüet de gözden kayboldu.

Çocuk annesinin kollarına koştu. Kadın eğilip çocuğa sarıldı. Sonra bir eliyle usulca çocuğu babasına doğru itti ve bayıldı.

Büyük oğul saklandığı kayanın ardından çıktı. Devin uzaklaştığı yöne doğru baktı. Sonra adımlarını hızlandırıp ailesinin yanına yürüdü. Ara sıra başını çevirip yine devin uzaklaştığı yöne doğru bakıyordu.

“Baba.. Neydi o?”

Delikanlının sesi adamın irkilmesine yol açtı.

Bir puhu kuşu öttü.

Güzel bir akşamdı bu. Fakat adam oğlunun sorduğu sorunun cevabını bilmiyordu.

Kasaba evlerinden yürüyerek iki hafta uzaklıktaydı. Atları yoktu. Bundan iki hafta önce ortadan kaybolmuştu atlar. Kasabaya gitmek için tüm ekini ve ürünü heba etmeyi göze almak zorundaydılar. Aylarca harcanan emek.. Yıllardır beklenen bu ürün.. O yağmurlar, o dinlenmiş toprak, o güneş.. Bir daha asla ele geçmeyecek bir fırsat..

Devin geldiği günden sonraki birkaç gün evde bunu tartıştılar. Bu büyük yaratık ekine ya da eve herhangi bir zarar vermemişti. Onlara da, aslına bakılırsa herhangi bir zarar verdiği söylenemezdi. Ayrıca tekrar geleceği de belli değildi. Üstelik eğer onları yakalamak istese zaten bunu çoktan yapardı, hem de rahatlıkla. Şimdi ya da sonra.. Onlar için on günde gidilen yol dev için birkaç saatlikti. Bunu gerçekten istediği takdirde onları kasabaya giderken yolda da yakalayabilirdi. Hem kasabaya gittikleri zaman insanların alay konusu olacaklardı. Kasaba halkını en azından bir keşif ekibi kurmaya ikna etmek bile en azından bir haftalarını alırdı. Bu süre içinde de zaten her şeyi kaybetmiş olurlardı: Ürünü, hayvanlarını..

Sonunda evde kalıp ürünü beklemeye karar verdiler. Yapabilecekleri tek mantıklı hareket buymuş gibi görünüyordu.

Devin ikinci ziyareti ilkinden bir hafta sonra gerçekleşti.

Bir gece vakti yataklarına çekilmişlerdi. Çocuklar uyuyordu. Kadınla adam sessizce sevişiyorlardı. Bu yüzden de sarsıntıyı farketmediler. Birdenbire büyük bir gürültü koptu. Evin damı yukarıya doğru kaldırılmıştı.

Kadın bir çığlık attı. Evin diğer büyük odasında uyuyan çocukların da bağırdıkları duyuluyordu.

Adam hemen geri çekilip elleriyle uzun külodunu yukarı çekti.

Dev, elini içeri sokup o sırada çarşafa sarınmaya çalışan kadını aldı.

Sonra avucunda kadınla birlikte uzaklaştı.

Yirmi dakika sonra geri döndüler. Bu süre içinde adam ve iki çocuk endişe ve korku içinde onları beklemişlerdi. Akıllarına bin türlü şey ve binbir olasılık geliyordu. İşkence gibi bir bekleyiş oldu bu. Mumların ışığında duvarlar gölgeyle dolu. Ve gece sessiz. Ulu.

Aradan yirmi dakika geçmişti ki o hafif ve ritmik sarsıntı duyuldu. Adım. Adım! ADIM!

Dev, çıplak kadını yatağa koydu.

Küçük çocuk şaşkınlık ve merakla annesinin iri, ıslak göğüslerine baktı. Kadın büyük bir utançla çarşafa sarındı. Baba emretti: “Siz yatın. Bu gece tekrar gelmeyecek.”

Çocuklar çıktıktan sonra soran gözlerle kadına baktı. Kadın konuştu:

“Bana.. Bana hiçbir şey yapmadı.. Yalnızca.. Dokundu.”

Sonra ekledi: “Bir şeyim yok.. Gerçekten.. Ben iyiyim.”

Aslında kadın kocasından bazı şeyleri gizlemişti. Dev, kadına dokunmaktan biraz daha fazlasını yapmıştı. Fakat kadın devin niyetinin tam olarak ne olduğundan emin değildi. Dev ona dokunmuştu. Göğüslerine.. Bacaklarının arasına.. Ayaklarına.. Yüzüne. Onu öpmüştü. Koklamıştı. Sonra yine ona dokunmuştu. Özel bir biçimde. Kadının hoşuna gidecek biçimde. Onu okşamıştı.

Kadın parmağının ucunda kıvranırken dev ilgiyle onu izlemişti. Bu ilgide bir parça heyecan da var mıydı? Kadın bunun böyle olduğunu sanmıyordu. Ne de olsa dev daha ileri gitmemişti. Daha ‘küçük’ bir erkeğin yapmak isteyeceği gibi. Ya da ona benzer bir şekilde.

Kadın yorgundu. Şimdi bunları düşünecek hali yoktu.

Kocası onun sessizce uykuya dalmasına izin verdi.

Ertesi gün yeni kararlar alma günüydü.

Masanın başına oturdular: Adam kadın ve büyük oğul. Delikanlı duyduğu tüm endişe ve korkuya rağmen içten içe bu yeni konumuna seviniyordu. Gerçi devin gelişi yüzünden babasıyla gitmeyi planladıkları ava gidememişlerdi ama bu olay yine de bir şekilde çocuğun büyüdüğünün aile tarafından artık kabul edildiğini göstermişti. Artık onun da fikri soruluyordu.

Bütün gün konuşuldu. Sonunda dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geldiler: Yapacak hiçbir şey yoktu! Ürünü beklemek zorundaydılar. Devin onlara zarar vermek istemediği anlaşılıyordu. Eğer korkunç bir şey yapacak olsaydı bunu şimdiye kadar çoktan yapardı. Bu söylenirken kadın, biraz kendinden utandı. Belki de devin ona yaptıklarından haberi olsaydı kocasının kararı başka olurdu. Ama bunun hiçbirine bir faydası dokunmazdı. Ürünü kaybederlerdi. Korku dolu uzun bir yolculuk yapmak zorunda kalırlardı. Çocuklar böylesi bir yolculuğa hazır mıydı? Dayanabilecekler miydi? Atları yoktu, yürümek zorundaydılar. Yeni atları ürünü sattıkları parayla alacaklardı.

Kadın devin kendisine kötü bir şey yaptığını düşünmüyordu zaten. Sadece onu biraz ‘incelemişti’.

Böylece evlerinde kalmaya karar verdiler.

Küçük çocuk bu karardan mutluluk duydu. Devi seviyordu o.

Üçüncü ziyaret ikinciden on iki gün sonra gerçekleşti.

Akşam geldi dev. Yağmurlu, serin bir akşam. Geldiğini duydular. Sarsıntı hissedildi. Devi ufukta gördüler.

Aile yanyana, ayakta karşıladı devi. Birbirlerine sarılmışlardı. Hepsi korku içindeydi.

Dev çabucak yanlarına ulaştı.

O gün sinirliydi dev. Büyük bir hızla eğilip büyük oğlanı yerden aldı. Sonra çocuğun başını ağzına götürdü.

Çığlık attılar! Orada, o akşam, onlar, çığlık attılar! Devin üstüne yürüdüler. Adam sırtındaki tüfeği eline alıp telaşla deve doğrulttu. Ateş etmek üzereydi. Küçük çocuk annesine sarılmıştı. Kadın, gözleri yaşla dolu, deve bakıyordu. Çığlık çığlığa bağırdı. Çığlık çığlığa!

Adam ateş etmek üzereydi. Birden dev durdu. Çocuğun kafasını ağzından çıkardı. Sonra çocuğu aileye gösterdi. Adam aslında ateş edemeyeceğini anladı. Bir atış deve zarar verse, en azından yaratığın derisini gıdıklasa bile bunun doğurabilceği sonuçlar sadece devin öfkelenmesi ya da çocuğu elinden düşürmesi olabilirdi. Üstelik, küçük kurşunlarının devin kalın derisine işleyeceğini bile sanmıyordu adam. Ateş etmedi.

Dev de sessizce çocuğu yere bıraktı.

Yere diz çöktü.

Hafifçe gülümseyerek Onlar’a baktı.

Sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı.

İnsanlar anlamayan, cahil, şaşkın gözlerle deve baktılar. Hiçbiri yaratığın bu davranışına anlam veremedi. Böyle bir şeyi hiçbiri beklemiyordu.

Dev ayağa kalktı. Onlara son bir kez daha baktı. Sonra sırtını dönüp ağır ağır uzaklaştı. Güneşe gitti. Batıya.. Geldiği yere.

Duyduğu yalnızlık ta buradan hissediliyordu.

Şimdi.. Devin bu son ziyaretinin üzerinden tam olarak on altı gün geçti. Onlar yine evlerinde oturmuş onu bekliyor. Evin duvarlarında gölgeler kıpırdıyor. Çocuk mum ışıklarıyla duvarlarda bir gölge oyunu oynuyor. Adam ve kadın hiç ses çıkarmıyorlar. Büyük oğlan pencerede. Ay ışığını izliyor.

Ay ışığının altında kır kıpırtısız. Böcek ve kuş ötüşleri sessiz bir gürültü olmuş. Dere yatağı hala kuru. Devin ayak izleri de..

Adam artık ne yapacağını bilemiyor. Dayanacak gücü kalmadı. Son gelişinde devin ne kadar tehlikeli olabileceğini gördüler. Adamın daha fazla beklemeye tahammülü kalmadı. Ürünü ve hayvanları bile feda etmeye hazır. Yeter ki bu işkence sona ersin. Artık her şeyi göze alıp yola çıkmaları lazım. Bu akşam son! Yarın, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıkıyorlar!

Sonra sarsıntı başladı..

 

Ana Sayfa