HAYALET


I- Sularda

Su buz gibi.

Denizin üstü hafif bir sis tabakasıyla kaplı. Gökyüzünde kapkara bulutlar geziniyor. Denizin ortasında, suyun içinde yalnızım. Tahta bir fıçıya tutunmuşum. Beni suyun üstünde tutan bu fıçıyla birlikte sürükleniyorum. Dalgaların boyu yükselmeye başladı. Sanırım bir fırtına yaklaşıyor.

Fakat.. Nasıl geldim ben buraya? Hem daha da önemlisi..

Kimim ben?

Adımı hatırlayamıyorum! Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştığımda, zihnimi, tıpkı şu suyun üstünde toplanan ak duman gibi bir sis tabakası kaplıyor. Dilimin ucunda adım. Bazen o kelimeyi bulup çıkaracak gibi oluyorum. Fakat sonuçta çabalarım hep boşa gidiyor. Hatırlayamıyorum.

Herhalde bir gemideydim. Ve bir kaza oldu. Tek bildiğim bu.

Kim bilir kaç saattir böyle sürüklenmekteyim. Hiçbir şey hatırlayamadığım halde bu şekilde bu fıçıya tutunarak kurtulmuş olmam çok büyük bir şans.

Kurtulabildiysem tabi.

Yapayalnızım.

Su buz gibi. Kimsecikler yok. Ne başka bir kazazede ne de bir köpekbalığı.. Gökyüzündeki kapkara, yoğun bulutlar bir fırtına habercisi. Mesele benim bu fırtınaya ne kadar uzakta olduğum. Geçip gitti mi dalgalar? Yoksa henüz geliyor mu? Anlamam ki ben bunlardan. Anlamıyorum. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlara bakıp ‘bir fırtına yaklaşıyor’ diyemiyorum. Bu da benim aslında bir denizci olmadığım anlamına geliyor. Sanırım..

Muhtemelen bunlar yolculuk ettiğim gemiyi suların dibine yollayan fırtınadan arta kalan bulutlardır. Yine de kesin bir şey söyleyemem.

Dahası hem.... Kimim ben?!

Soğuk ve dalgalı su sonunda beni çok yordu.

Bilincim sustu: Kendimi kaybettim.

II- Gemide

Neden sonra uyandım.

Şimdi neredeyim?

Bir kamara olmalı bu. Küçük, soğuk ve kasvetli.. Buz gibi demir..

Doğrulayım dedim.. Başıma korkunç bir sancı saplandı. Yine uzandım.

Belleğimi bir kez daha yokladığımda, büyük bir hayal kırıklığıyla hala hiçbir şeyi hatırlayamadığımı anladım. Ne kim olduğumu ve nereden geldiğimi, ne de başıma neler geldiğini hatırlayabildim. Yine yalnızca hafızamın koridorlarını dolduran o kalın ve bulanık sis perdesi..

Tekrar doğruldum.. Bu sefer ağrı biraz daha hafif, katlanılacak gibiydi. Nabzım şakaklarımda atmaya başladı. Parmaklarımla şakaklarımı ovdum bir süre. Ağrı diner gibi oldu. Ayağa kalktım.

Kamaranın içi boştu. Ne bir masa vardı ne de bir sandalye.. Bu küçük ve kasvetli odanın içinde iki kişilik bir ranzayla küçük, yuvarlak bir pencereden başka kayda değer birşey yoktu. Camdan dışarı bir göz attım. Tüm görebildiğim küçük, gri dalgaların beyaz köpükleri ve ufkun üstünde göğü kaplayan parçalı, gri bulutlardı.. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Kurtarıcılarımla tanışma vakti gelmişti.

III- Karşılama

Güverteye çıktığımda tayfalar beni gördüler.

Sonra çok şaşırtıcı bir şey oldu. Sanki korkunç bir şey görmüş gibi benden uzaklaştı hepsi. ğşi gücü bırakıp benden kaçtılar. Yüzleri bembeyaz oldu. Güverteyi yıkayan miço kovayı ve bezi bir kenara fırlatıp koşarak geminin baş kısmına doğru kaçtı. Belli bir uzaklığa geldikten sonra birtakım sandıkların arkasına saklanıp saklandığı yerden korkuyla bana doğru baktı. Genç adamın gözleri faltaşı gibi açılmıştı.

Sanırım tayfalar askerdi. Geminin de silahlı olduğu görülüyordu. ğskele ve sancakta simsiyah toplar vardı. Yalnız bunlar hatırladığım kadarıyla artık pek kullanılmayan eski model silahlardı. ğsmimi hatırlayamayan ben bu tip şeyleri hala hatırlayabiliyordum, bilgi hala yerindeydi ve anladığım kadarıyla bu gemi oldukça eski bir gemiydi.

Birinin “Kaptan! Kaptan!” diye bağırdığını duydum.

Kaptan köşkü arkamda kalıyordu. Dönüp o yöne baktım. Yukarda bir kapı açıldı ve geminin kaptanı bu kapıdan dışarı çıktı.

Adam bana bakıyordu. Bu uzaklıktan seçmek kolay olmasa da, fikrim, o benden pek korkmamıştı. Gözlerinde bir korku ifadesinden eser yok. Yalnızca kaşları çatılı, gözleri öfkeyle dolu.

“Getirin onu!” diye gürledi.

Tayfaların böyle bir şey yapmaya niyeti yoktu pek.

Kaptan eliyle içlerinden ikisini işaret etmek zorunda kaldı: “Sen, sen..”

ğki tayfa istemeye istemeye bana doğru sokuldular.

Kaşlarım hafifçe çatılı, yüzlerine bakıyordum. Şaşkındım. Benden böyle korkmalarınn nedeni ne olabilirdi?

“Tamam. Tamam. Geliyorum. Sorun yok, çocuklar. Sorun yok.”

Sesimi duyunca ikisi birden irkildi. Gergin yüz hatlarındaysa herhangi bir rahatlama olmadı. Yalnızca önümde iki yana çekilip bana yol verdiler. Aralarından yürüdüm. Çekingen adımlarla peşimden geldiklerini duyuyordum. Korkmalarına rağmen peşimden geliyorlardı. Sanırım kaptanın emrine karşı çıkmış olmaktan çekiniyorlardı. Peşimden geldiler.

Merdivenlerden çıktık. Kaptan köşkünün kapısı ardına kadar açıktı. Bu kapıdan girerken biraz tedirgin oldum. Burada da geminin tamamını kaplayan o aynı buz gibi, kasvetli hava vardı. Kaptan beni gördüğü zaman.. Katiyen gülümsemedi! Hatta zaten çatılı olan kara kaşlarının biraz daha çatıldığını gördüm. Konuk ağırlamaktan hoşlanmadığı belliydi.

Bana kendini tanıtmadı. Gemisinin ismini söylemedi. Hiçbir soru da sormadı. Bu, bir bakıma sevindirici bir şeydi. Zira hafızamı kaybetmiş olmaktan nedense utanıyordum. Sanki benim hatammış gibi. Öte yandan tanışma faslını es geçmemiz bu geminin adı ve konumu hakkında sorular sorma hevesimi de kursağımda bırakmıştı. Böyle askeri bir gemide, üstelik bu şekilde soğuk karşılanmışken, henüz soru soracak cesaretim yoktu.

Kaptanın pek öyle nezaket meraklısı bir insan olmadığı anlaşılıyordu. Aslında belki de bunda adamın bir suçu yoktu. Tayfalarının benden nasıl korktuğunu görmüştüm ve kaptanın gözlerine biraz daha dikkatli bakınca aslında onun da benden korkmakta olduğunu anladım. Öfkeli bakışları daha derinlerdeki bu korkuyu gizlemekteydi. Korkusunu hafifletmek ve bu geminin sırrını öğrenebilmek için, onların aksine ben, konuşurken sevecen ve elimden geldiğince de kibar olmaya çalıştım:

“Kaptan! Her şeyden önce beni geminize alarak hayatımı kurtardığınız için size şükranlarımı sunarım. Eğer yetişmeseydiniz herhalde çoktan denizin dibini boylamış olurdum! Size herhangi bir şekilde daha fazla zahmet vermeye ve yük olmaya ne hakkım var, ne de buna niyetim. ğlk limanda beni otoritelere teslim edebilirsiniz. Ben....”

“Zaten yapılacak olan da o!”

Sesi soğuk ve güçlüydü. Gözlerindeki ifade yumuşamamıştı bile.

Bu gidişle hiçbir yere varamayacaktık. Bazı soruların sorulması gerekiyordu. Ben de işte tam olarak bunu yapmaya niyetliydim:

“Kaptan.. Tayfalarınız benden korkuyor. Bunu gözlerinde gördüm. Ve sanırım sizinkilerde de.. Buna bir anlam veremiyorum. Yani.. Ben bir kazazedeyim. Bir kazazede! Hepsi bu! Kimseyi öldürmedim ki! Açık konuşalım: Aslında birini öldürüp öldürmediğimi dahi bilmiyorum. Çünkü hafızamı kaybettim. Ne adımı hatırlayabiliyorum, ne de kim olduğumu. Fakat bu durumun korkutması gereken biri varsa o da benim herhalde, siz değil!”

Adamın gözlerindeki öfkeye ve korkuya şimdi bir parça şaşkınlık ve şüphe eklenmişti. Sözümü şöyle bitirdim:

“Artık bana nerede, hangi gemide olduğumuzu ve kim olduğunuzu söylemenizi rica ediyorum. Ve benden niçin böyle çekindiğinizi de bilmek istiyorum!”

Kaptan bir süre kararsız kaldı. En sonunda konuşmaya karar verdiği zaman söylediği sözlerse büyük bir şaşkınlık duymama neden oldu. Kelimelerin üzerine basa basa şunu söyledi:

“Sen.. biraz.. tuhafsın!”

Adamın sesi bu kez daha yumuşak, fakat endişeli ve tedirgindi. Kelimeleri dikkatle seçtiğini anladım. Fakat ne demek oluyordu bu?

Tuhaftım demek! Tuhaftım!

“Ne anlama geliyor bu? Kaptan, söyler misiniz?”

Kaptan yine temkinliydi, fakat yüz hatlarında ve bakışlarında belirgin bir rahatlama göze çarpıyordu.

“Seni bulduğumuzda.. Sen.. Sen.. Ölüydün!”

Şaşkınlıkla irkildim. Adamın sözleri beni hayrete düşürmüştü.

Kaptan bana aldırmadan konuşmaya devam etti:

“Yani.. Ölüden hiç farkın yoktu.. Ve şimdi şu haline bak: Bembeyaz bir surat.. Bir ölüden daha beyaz.. Ben.. Ben..”

ğşte o zaman adamın aslında benden ne kadar çok korktuğunu anladım. Gözleri korkuyla doldu. Kaptan herhalde bir ölüyle konuştuğu gibi bir sanıya kapılmıştı. Adam alelacele lafı değiştirdi ve benimle ilgili sözlerine bir son verip asıl niyetinin ne olduğunu açıklamaya koyuldu:

“Her neyse, beyefendi! Benim bu tip şeylere ayıracak zamanım yok. Onun için sadede gelelim. Bizim bu gemiyle yaptığımız seyahat çok mühim bir görevi yerine getirmek amacıyla yapılmaktadır. Bu görev, hem büyük ülkemiz hem de Dünya’nın geriye kalanı için çok büyük bir önem arz etmekte. Kutsal görevimizi tamamlamamıza hiçbir şey, ama hiçbir şey mani olamaz. Bizi hiç kimse ya da hiçbir şey yolumuzdan alıkoyamaz! Dünya barışı için ve geleceğimiz için tüm bunlar.. Yüce vatanımız için. ğşte bu yüzden sizinle kaybedecek zamanım yok. ğster bir kazazede olun, ister sulardan çıkıp gelmiş lanetli bir ruh: Farketmez! Sizinle ne yapacağımız belli. Yakınlarda küçük bir ada var. Yanınıza size uzunca bir süre yetecek erzağı da verip sizi bu adaya bırakacağız. Bu adaya su almak için sık sık gemiler uğrar. Kurtulursunuz.”

Kaptan bir an duraksadı. Sonra konuşmasını sürdürdü:

“Sizden korktuğumu söylüyorsunuz. Bu doğru. Fakat siz de bizim yerimizde olsaydınız ve denizlerin nasıl korkunç esrarlarla ve ne gibi inanılmaz ve tehlikeli sırlarla dolu olduğunu bizim gibi siz de bilseydiniz siz de böyle korkardınız. Ve bu.. Bu yüzünüz.. Soluk ve parlak.. Ve.. Ve bu.. Bu..”

Adamın gırtlağından garip bir ses geldi. Biraz çığlık biraz da yutkunmaydı bu.

Bakışlarını izleyip onun baktığı yere baktım.

Sol elim saydamlaşmış, adeta görünmez olmuştu. Beyaz, tül gibi, sisli bir havanın ardında kayboluyordu. Kaptan, bir hayaletle konuştuğunu birdenbire anlayan bir ölümlü gibi geriledi. Boğuk boğuk haykırdı:

“Götürün şunu buradan! Götürün! GÖTÜRÜN U ğBLğSğ!”

Tayfalar her şeyi unutup üzerime çullandılar. ğpler ve tahta. Beni bağlarken gözleri duydukları korkunç şüphenin verdiği dehşetle doluydu: ğpler bu Dünya dışı yaratığı, bu lanetli ölüyü, bu hayaleti bağlı tutabilir miydi? Esir alabilir miydi? Tenine dokunur muydu?
Elbet dokundu. Sandala bindirildim. Daha doğrusu beni bir çuval gibi sandala attılar. Her yanım yara bere içinde kaldı. Fakat bayılmamıştım. ğki tayfa sandala atladı. Adamların ikisi de korkudan tir tir titremekteydi. Fakat ne çare: Kaptanın emri!

Ben de dehşet içindeydim. O korkunç şüphe tüm benliğimi sarmıştı. Ölü müydüm ben? Lanetli miydim? Korkmakta haklı mıydılar?Kollarımın gün ışığında nasıl kaybolduğunu ben de kendi gözlerimle görmüştüm.

Kürek çektiler..

Kürek çektiler..

Adaya vardık.

Beni yine bir çuval gibi kumsala atıverdiler. Bir sandık dolusu erzağı da kumsala bıraktıklarını şaşkınlıkla gördüm. Belki de kaptan bu lanetli ruhun haline acımıştı. Fakat ölüler yemeye ihtiyaç duyar mıydı? Daha sonra onların bu sandığı bir çeşit rüşvet, bir tanrıya bir sunu, bir adak, bir affedilme bedeli olarak bana verdiğini anlayacaktım. Anlaşılan kaptan ve tayfası gazabımdan korkmuşlardı. Tayfalardan biri bir bıçakla beni bağlayan ipi kesti. Zavallı adam korkudan titrediği için bunu yapması pek de öyle kolay olmadı. En sonunda ipi kesmeyi başardığında ellerini tiksintiyle benden uzaklaştırdı. Bıçağını yere atıp sandala bindi. ğki adam kürek çekerek uzaklaştılar.

Burası ıssız bir adaydı. Sahilden biraz uzakta büyük ağaçlıklar vardı. Adanın kumu altın sarısıydı. Gökyüzü hala o kapkara bulutlarla, denizin yüzeyi de bembeyaz bir sisle kaplıydı. Gemi uzakta, sislerin ardında kıpırtısız duruyordu.

Geçirdiğim şokun etkisiyle yarı bilinçsiz doğruldum. Geminin kıyıdan açıkta demir aldığını gördüm. Tayfalar gemiye ulaştı. Gemidekiler sandalı yukarı çektiler. Geminin adını okumaya çalıştım. Nedense içimden böyle yapmak gelmişti. Halbuki artık bunun benim için bir önemi yoktu. Hiçbir şeyin önemi yoktu. Ya da en azından ben öyle olduğunu sanıyordum.
Fakat en sonunda geminin önündeki sis perdesi bir an için yarılıp, gün ışığı geminin önüne bir an vurunca işin aslını kavradım.

Birdenbire her şeyi anladım. Geminin adını okumuştum.

Demir alıp bu sahilden ayrıldı ONLAR. Kapkaranlık bulutlar da onlarla gitti. Birkaç dakika içinde tüm sis dağıldı. Güneş açtı. Gözün görebildiği yere kadar uzanan denizse masmavi kesildi.

Hafif bir meltem vardı.

Geminin adını okudum. Kendi gözlerimle gördüm.

Teknenin iskele başında beyaz ve büyük harflerle ERTUĞRUL yazıyordu.

IV- Son Sözler

Onlar hala oradalar ve bir görevleri var.

Ölü kaptan ve tayfası o lanetli yolculuğu hala sürdürüyor. Bir konuda yanılıyorlardı. Ölü olan ben değildim. Kendileriydiler. O gün güvertede niçin öyle görünmez olduğumu sanırım biliyorum. Niçin benden korktuklarını da.. Orası başka bir dünyaydı ve ben o dünyaya ait değildim. Lanetli ruhların da bu Dünya’ya ait olamayacağı gibi.. Ben Ertuğrul’a ait değildim. Orada bir yabancıydım.
Dedikleri doğru çıktı. Su almak için o ıssız, küçük adaya yanaşan bir gemi beni kurtardı. Fakat beni kurtaran aslında onlardı. Bunu niçin yaptıklarını bilemiyorum. Belki benim de onlar gibi boğularak ölmeme gönülleri razı olmamıştı. Belki de damarlarımda onlarınkiyle aynı kanın aktığını hissetmişlerdi. Bilemiyorum.

Bildiğim bir şey varsa o da bugün hayatta olduğum ve onların o gemide var olmayı sürdürdükleri. Onların bir görevi var. Asla tamamlayamayacakları bir görev. O büyük ülke için.. O büyük, esrarlı ülke..
Neden bu düşünce benim kendimi suçlu hissetmeme neden oluyor? Neden?

Bilemiyorum.

Benimle birlikte adaya bıraktıkları erzağı inceletecektim. ğpleri, bıçağı ve tahtayı da.. Fakat esrarlı bir şekilde ben ğstanbul’a dönerken bagajda kayboldular.. Bir daha da izlerine rastlayamadım.

ONLAR hala orada. Denizler üzerindeki lanetli yolculuklarını sürdürüyorlar. Geminin etrafı kalın, esrarlı bir sisle kaplı.

Kaptan sinirli bir adam. Önemli bir görevi var. Kutsal görevini tamamlamasına hiçbir şey engel olamaz.

Hiçbir şey ama hiçbir şey!

Hatta ölüm bile olsa..

 

Ana Sayfa