KARAN


Uzak Dünya’daki güneş günde iki kez doğardı: Bir kez günün sabahında, öksüz kuşları geniş ve boş ovalarda öterken.. Bir kez de akşamdan sonra, yalnızca birkaç saatlik bir süre için.. Sonra zifiri karanlık.. Gökte ne güneş ne de ay.. Yalnızca gökyüzünde parlayan çok çok uzak yıldızların kızıl ve soluk ışığı.. Yalnızca rüzgar.

O gün güneşin ilk doğuşu batıdan oldu. Yılda iki kez güneşler diğer günlerde battıkları yönden doğardı. Yani iki yüz elli bir günde iki kez.. Bu olay yalnızca sabah doğumlarında görülürdü. Akşamdan sonra doğan güneş her zamanki gibi doğudan doğardı. Bu ikinci güneş, akşamları mavi ve çok parlak bir ışıkla ısıtırdı. Sonra gece, sonra buz.. Sonra zifiri karanlık.

O gün güneşin ilk doğuşu batıdan oldu. Büyücü Karan o gün öğle uykusu vaktine kadar kırlarda, ormanlarda, okyanusun kıyısında ve sarp tepelerde dolaşmaya niyetliydi. Bu sıcak ve güzel yılın bu ilk Kutsal Doğuş’unda bereket ve mutluluk tanrıları Dünya’yı bolluk ve sükunetle doldurup insanları birbirlerine daha da yakınlaştıracak, ağlamaya meyilli olanların yüzlerini güldürecek, yüce büyüklerin önderliğinde yapılacak ayinlerin daha huzurlu geçmesini, bütün yakarışların duyulmasını sağlayacak ve Savaş Sonrası Çağ’ın bin dört yüz seksen beşinci yılındaki ilk baharı müjdeleyecekti. Büyücü Karan gülümsedi. Beyaz sakalı, uzun, etekli, tek parça cübbesi ve sihirli asasıyla bu dünyadaki diğer büyücülere hiç benzemiyordu. Kaşları beyaz ve kalın, gözleri gri, boyu uzundu. Heybetli, sağlıklı, dinç bir ihtiyardı. Tek göz kulübesinin kapısını açtı. Yeni günün ilk ışığı, bu müjde, bu fevkalade şey, bu ılık, bu nemli dokunuş yüzüne değdi. “Buna değer!” diye iç çekti ihtiyar. “İşte bu.. Bu, buna değer!”

Evinden çıktı. Yürümeye başladı. İlkbaharın ilk gününde ilk adımları hızlı ve gürültüsüzdü. Karan bir gölge gibiydi. Ne yerdeki otları ezdi, ne bir ince dal kırıldı.. Adeta bir hayalet gibi maddesiz ve akışkandı. Halbuki o ayaklarının yere bastığını duyuyor, rüzgarın saçlarına, yüzüne ve açıktaki ellerine çarptığını hissediyordu. Dokuzuncu dereceden bir Su Büyücüsüydü Karan. Yokluğa karışanların sırrını bilirdi. Bu yüzden bu kırda böyle yokmuş gibi yürüyerek, aynı zamanda da yerlere basabiliyordu. Yürüdü.

Onu görenler saygıyla selam veriyor, mutlulukla gülümsüyordu. “Karanlıkta ve gecede, aydınlıkta ve ışıkta, yoklukta ve varlıkta!” Genç kızlar çıplak ve güzel, delikanlılar yakışıklıydı. İnsanlar giyinmeyi bırakalı yüzyıllar olmuştu. Yalnızca manevi ya da sanatsal değeri olan giysiler giyilirdi. Bazı büyücülerin sihirli elbiseleri vardı. Bazıları beyazlığı saflığı simgeleyen kumaşlara sarınmışlardı. Yalnız o kadar. İnsanlar soğuk gecelere rağmen üşümüyorlardı. Büyünün ve teknolojinin harikaları bu sorunu çoktan çözmüştü.

Yürüdü. Aydınlık ovaları, rengarenk kuş ve çiçekleri, çığlık çığlığa öten binbir türlü böcekleri, vahşi kara hayvanlarını ve küçük, ahşap binaları ardında bıraktı. Okyanusu uzaktan gören Derin Tepe’ye tırmandı.

Bu büyük, bu yüce günde, bu sıradan, bu masum adam, havada bir tuhaflık, bir korku, karanlık bir şey, bir kötülük, bir kaygı, bir bela hissediyordu. Küçük bir şeydi bu. Çok çok uzakta, çok zayıf. Fakat aynı zamanda kuvvetli. Kuvvetli ve de çok büyük.. Olduğu yerde..

Karan zirveye tırmandı. Ondan başka kimse yoktu. Ne sevişmeye gelenler, ne düşünceli bir şair, ne bir hayvanla gezenler, ne de bir arkadaş gurubu, umarsız gençler.. Hiçbiri.. Yalnızca sessizlik, güneş.. Bu gündüz vakti..

Önemli bir büyücü değildi Karan. Ne bir önderdi ne de bir yönetici. Başka hiç kimsenin de olmadığı gibi.. Hepsi aynıydı onların.. Yeni doğmuş bir bebek.. On ikinci dereceden bir büyücü.. Bir küçük kız.. Bir kanarya.. Bir atragon.. Bir kankor..

Önemli biri değildi. Yani diğerlerinden daha önemli biri.. Fakat önemli bir şeydi: Bu varlığın bilgili, akıllı ve karmaşık bir parçası.. Evrende bir odak.. Bir enerji merkezi.. Biri..

Aynı zamanda da en bilgili ve kudretli büyücülerden, çok şeyi duyanlardan biri.. O kutsal, o yüce günde Karan Acı’yı hissetti. Ve zulmü duydu.

Tepenin en tepesinde, günlerden bir gün, orada tek başına, öylece, ayakta dururken Karan, uzak göklerden de uzak, renkli, başka bir evrende, küçük, ilkel bir dünyada yaşanan tüm acıları, zulmü ve yalnızlığı, içinde, ruhunda duyarak yere diz çökmek zorunda kaldı. “Yarabbim!”

Okyanus biraz ötede, geniş, yeşil ve dupduru, tıpkı büyük ve unutkan bir sessizlik gibi uzanıyordu.

Karan yüreğindeki korkunç sancıyı biraz hafifletip azaltmak için dikkatini kendi dünyasına, şu önündeki muhteşem ve berrak suya, okyanusa çevirdi.

Bu ona çok iyi geldi. Şimdi kendini daha iyi, daha huzurlu ve daha sakin buluyordu. Ama az önce hissettiği acı ve yalnızlık hissi, akıldan çıkacak, unutulacak şey değildi. O büyük acıyı artık bundan sonra her zaman, ruhunun derinliklerindeki biraz önce acıyan o yaralı yerde, sonsuza dek bir aşk acısı gibi taşıyacaktı. O artık hep oradaydı. Zulüm.. Dehşet.. Savaş.. Kıtlık.. Bela.. Kan..

Bu dünyada çoktan beri unutulmuş olan şeyler. O büyük, o sıcak, o derin sessizlikle, o büyük huzurla ve adalet duygusuyla ilgisi olmayan şeyler.. Unutulmuş, berbat geçmiş.. Uzaklardaki o küçük, o talihsiz dünya için hala, gelecek.

Karan tepenin üstünde gözlerini kapadı. Biraz önce çok uzak bir gezegende yaşanan acıları hissetmişti. Bu konuda mutlaka bir şeyler yapılması gerekiyordu. Aksi halde bu gidişin sonu hem o gezegendekiler hem de evrenin özünü oluşturan tüm kutsal varlık enerjisi için bir felaket olabilirdi. Hissetmişti: O dünyadaki yaratıklar da kendileri gibi insandı. Yani hem iyi, hem de kötü şeyler yapabilecek, akıllı, tehlikeli ve mutsuz yaratıklardı. Oradakiler mutsuzdular, çünkü gözleri görmüyor, kulakları duymuyordu. Görmüyorlardı masmavi gezegenlerinin o güzel denizlerini, büyülü balıklarını, olağanüstü kuşlarını, akılalmaz çiçeklerini.. Kalabalığını, karmaşıklığını, sadeliğini, mükemmelliğini.. Gücünü.. Görmüyorlardı. Kördüler. Duymuyorlardı.. Su sesini, balıkları, dağların uğultusunu, çocukların gülüşünü.. Duymuyorlardı. Kendi yaptıkları şarkılar kendilerine yabancı.. Kendi resimleri saydam.. Kendi şiirleri sessiz.. Bırakılmış ve kimsesiz. Çoğu da farkında değil.

Karan yumduğu gözleri sonunda açtı. Bu konuda mutlaka bir şeyler yapılmalıydı.

Ağır ağır yürüyerek evine döndü. Konsey toplantıları ilk Kutsal Doğuştan on dokuz tüm gün batımı sonra yapılırdı.

Karan ilk toplantıda yetmiş sekizinci konuşmacı olarak söz aldı. Her konuşmadan önce olduğu gibi, onunkinden birkaç saniye önce de, büyücü, sanatçı, filozof ve bilim adamlarının doldurduğu devasa toplantı salonu büyük bir sessizliğe büründü.

Karan o seneki ilk Kutsal Doğuş’ta Derin Tepe’nin üzerinde duyduğu büyük yalnızlığı, o zulmü, o acıyı konseye aktardı. Bazı yüksek büyücüler de onun konuşmasının hemen ardından söz alıp buna benzer bir şeyi kendilerinin de hissettiğini söylediler. Tartışmalar başlatıldı. Bu konuda derhal bazı önlemler alınması gerektiği konusunda zaten hepsi hemfikirdi. Tartışmalar daha çok bunların ne gibi önlemler olacağı konusundaydı. Tabi ki hiçbiri, o uzak dünyayla savaşmak ya da buna benzer bir şekilde güç kullanmak gibi bir düşünceyi aklına bile getirmedi. Yalnızca o dünyaya ne kadar müdahele etmelerinin ve oradaki talihsiz ruhlara ne kadar yol göstermelerinin uygun olacağını tartıştılar. Sonunda, verecekleri mesajın gezegendeki insanların derin bilincine, toplumsal bilinçaltına yerleştirilecek bir çeşit öğüt olmasına karar verildi. Ayrıca gezegende bir anıt inşa edilecekti. Bu anıt bir yandan bu gezegendeki insanların bilinçaltında belli belirsiz çağırışımlar yapıp bir şekilde onları kendilerine verilmiş olan bu öğüdü anımsamaya yaklaştırırken, bir yandan da gezegendeki yıkımın fiziksel bir ölçüsü, bir göstergesi olacaktı. Sağlam, sade, zarif yapılar olmalıydı bunlar.

Adına Piramit dendi.

Konsey verilecek mesajı hazırlayan komitenin başına yüce büyücü Karan’ın getirilmesinde karar kıldı. Bu alçakgönüllü, basit adamın başkanlığındaki komite uzun tartışmalar sonucunda en sonunda bir karara vardı: Mesaj barış olacaktı!

“Teksiniz siz, dedi Karan. Ve tekiz biz. Hep aynıyız. Bu acı, bu hüzün, bu yalnızlığınız.. Hem sizindir, hem de bizim.. Hepimizin! Hepimizin! Biz büyük bir aydınlığız. Işığı yutan geceyiz! Karanlığın içindeyiz. Ta kendiyiz Karan’lığın. Siz bensiniz.. Ben de sizim! Bu büyük enerji, bu evren! İşte mesele de bu zaten.. Bu tekliğimiz: Bu çokluğumuz: Bu bir’liğimiz....

Acı güzeldir. Ve sevgi ve hasret, neşe! Zulüm, nefret ve ihanetse sizin sonunuz olacak! Var olma hakkı bunları silenlerde var. Sonsuza dek var olma hakkı.. Yoksa sonsuz bir yok oluş, hem de huzurla ilgisi olmayan, acı dolu bir yok oluş sizleri bekler.. Zalim ve gaddarları. Zorba ve hainleri. Işıktaki lekeleri..

Bilim olun siz! Siz sanat olun! Işığı görün. Resmini yapın. Sesini duyun. İçine bakın!

Şiddet, öfke ve yıkım! Buna hakkınız yok.. Bu kuşlar, bu okyanus, su.. Bunlar bunu haketmedi.

Siz kan döktünüz!

İşte size bu, sözümüz.. Bilgiye, ışığa ve güvene ihtiyaç vardır. Fakat bunlar zorla değil, kendiliğinden bulunur. Meraktan bilim, taklitten de sanat doğar! “Başarı” diyip sakın ha siz bunları zorlamayın! Bunlar ancak istenir de arzu ile yapılırsa mutluluk verir. Maddi kıymetten sakının! Evrene bakın! Işığa bakın! Kendiniz o olana dek, ışığa bakın!

Bu binaları size biz yaptıracağız. Nasıl olduğunu sizler, unutacaksınız. Söylenen bu sözlerimiz gündüz gözünüz açıkken hatırlanmayacak. Ama gece olduktan sonra ve gözler de kapanınca hayal dolu o ülkede siz bunu bileceksiniz.

Bu yapılar, Piramitler, bu Dünya’ya dikilecek: Onların yıkıldığı gün umut azalmış demektir. Yine de umut hep vardır! Ve her zaman da olacak! Bir kere var oldu.. Bir daha değiştirilemez bu. İşte buna denir zaten AŞK diye!

Artık gerisi size kalmış. Yolu siz seçeceksiniz. Bir tarafta yıkım, zulüm ve yok oluş. Diğer yanda ışık, Dünya ve adalet.. Seçim yalnız size kalmış.

Hangi yolu seçtiğinizi bize zaman gösterecek..

 

Ana Sayfa