Aşağıdaki kısmı ne zaman siteye eklemişim, daha sonra tekrar ne zaman siteden kaldırmışım, tam olarak hatırlayamadım. Bahsi geçen romanın hepsi hepsi bu kadarı yazılmıştı herhalde. 2003 civarında olabilir. Bunun dışında, unutulmuş, ihmal edilmiş bir fikir, üstelik düşünüyorum da, bu anlamda iyi bir fikir olarak kaldı. Üşengeçlik ve tembellik etmek suretiyle tetiği çekip canına kıydığım parlak bir ilham perisi daha. Kimbilir, belki ömür vefa ederse bir gün gerisi de gelir ve boşluklar doldurulur.

 

 

"Üzerinde çalıştığım 2 romandan birinin birkaç paragrafını buraya koymaya karar verdim. Maksat, ölür kalırsak bir yerlerde... Bilinsin.

Bir nevi ön tanıtım gözüyle de bakabilirsiniz buna..."

 

Yedi Çağ'dan alıntılar


Giriş'ten bir tasvir:

"Gece kapkaranlık. Havada leş kokulu, kapkara bir is var. Mağaraların dışından, kara gecenin içinden, korkutucu, vahşi çığlıklar, hırlamalar ve uğultular geliyor. Ayışığının ölgün ve solgun ışığı, yaşlı bir adam gibi yorgun, istemeye istemeye, palmiyelerin yeşil ve ıslak yapraklarını ışıldatıyor. Dışarıda kargaşa hakim. Sarmaşıklar dallarla, magma islerle karışık. Yeni sönmüş yanardağların ölü insan ağızlarına benzeyen korkunç kraterlerinden simsiyah bir is yükseliyor. Bu dağların eteklerinde henüz katılaşmaya başlamış grili, turunculu ve karalı magma birikintilerinin üzerinde hiçbir şey göze çarpmıyor: Ne bir ölü deniz kuşu, ne de yanmış tek bir bitki... Herhangi bir kalıntı yok. Hiçbir şey yok. Öylesine yakıcı, sert."

 

Romanın bitmiş halinin 210. sayfası civarında bir yerlerde olmasını umduğum bir sayfa, rastgele seçilmiş:

'Kargaşa' bölümünden.

"Bambaşka bir yer: Rutubet. Tahtalar ıslak. Demirler ıslak. Ayaktaki yırtık çorap ve avuç ıslak. Avuç ıslak, avuç boş. Bir parça ıslak ekmek ıslak bir tabakta. Tıp tıp su. Yerdeki kova su dolu. Akan damda simsiyah kir. Rutubet, yosun. Altı çocuklu aile camdan dışarı bakıyor. 'Baba' dışarıda. Sokaktan sloganlar atarak geçen kalabalıkta babayı arıyor gözler, fakat faydasız. Binlerce kişi var orada. Binlerce insan... Birbirine benzeyen, birbirine benzemeyen... Nefes alan, nefes veren... Sıcak nefesleri havayı bir buharla dolduruyor. Hafifçe yağmur yağıyor. Nedense böyle günlerde hep yağmur yağar. Kalabalığın geçtiği dar sokaklarda yer yer ateşler yanıyor. Birbirine çatılmış tahtaların altında, içinde, üstünde. Sıcak ve büyük ateşler. Hava soğuk. Ateş sıcak. Nefesleri sıcak, kuru. Duvarlar ıslak. Büyük bir geçit töreni bu. Tören kıyafetleri: Yamalı kazak, kırçıllı hırka ve ucuz papuç. Öylesine kalabalık ki, üşümüyoruz. Öyle sıcak nefesleri. Yanan tahta öyle sıcak. Bulutlar yukarıda, soğuk. Bulutlar yağmurla dolu. Asitli, pis bir yağmurla. Fakat artık sonu geldi. Bulutlar temizlenecek! Yağmur yine bildiğiniz o eski yağmur olacak. Temiz ve sıcak. Serin ve duru. Ağır ve büyük. İnce ve hızlı. Eylül yağmurlarında biz, yine aşk acısı çekeceğiz. Tek derdimiz bu olacak! Hastalar ilaç bulacak, çocuklar okul, oyuncak! Boşuna yürümüyoruz böyle. Biryerlere varılacak.

Camdan bakan ailenin erken kocamış anası umut dolu gözleriyle sokaktaki bu büyük ve umutlu kalabalığa bakarken gözlerinde bir damla yaş belirdi. Sonra bu yavaşça aktı. Yere döküldü. Çocukların en küçüğü camdaki buğuya parmağının ucuyla tahtadan bir kulübe çizdi."

Vs.

 

Ana Sayfa