TOPRAK ADAM


Eylül geldi. Kasaba şimdi daha ıssız, daha sakin. Yazlıkçıların ve turistlerin şehre dönmesinden sonra sahil yine eski haline döndü. Büyük, yüce ve unutkan denizin kıyısındaki taş ve kum kıpırtısız uzanıyor. Güzel bahar günleri geri gelmek üzere. Yapraklar dökülmeye çoktan başladı bile. Kuruyan dere yataklarına gökten ilk damlalar düştü. Denizin dalgaları yavaş yavaş yükseliyor. Kasaba sessiz, huzurlu. Bir tek yabancı bile yok. Böyle biz bize..

İhsan Bey rakısından bir yudum aldı. Sahildeki yazlığında tek başına oturuyor. Yazlık dense de evine, aslında bir yazlık değil bu. Artık değil.. Bu, kasabada sahile yapılan ilk evdir.. Yirmi yılı aşkın bir süredir İhsan Bey yaz kış bu evinde oturuyor. Artık o bir ‘kasabalı’. Yerli halktan biri.

Sahil yolundan traktörle genç Hasan geçti. Köye gidiyor. İhsan Bey’i balkonunda otururken görünce elini kaldırıp gülümsedi. İhsan Bey delikanlının selamını rakı bardağına aldı. Sonra da bir yudumda bunu mideye indirdi. Bir parça peynir kopardı. Bunu lokmaya çevirdi. Sonra bir parça da kavun. Rakı.. Su.. Rakı.. Su.. Rüzgar..

Güzel bir Eylül günü bu. Güzel bir bahar sabahı. Bağbozumu, yağmur, kasvet.. Koskoca bir hayatın muhasebesi yapılsın. Şimdi bunun zamanıdır.

Başını çevirip baktı. Kızının resmi salonda, büfenin üstünde duruyor. Genç bir kızın üniversiteden mezun olduğu gün çektirdiği bir resim. Yanında bir resim daha: Üç kişilik bir ailenin resmi. Kızı, damadı, torunu.. Torununu görünce -onu her gördüğü zaman yaptığı gibi- sıcacık, dolu dolu gülümsedi.

“Kerata! Özledim seni..”

Deniz dümdüz uzanıyor. Evinin yirmi beş metre kadar önünde.. Deniz büyük ve yüce. Yüce ve hafızasız.. Huzurlu. Ah o büyük huzur! O depderin su! O huzur!

“Şu dalgalar boğsa beni! Boğsa, silinsem.. Bu keder, bu Eylül günü.. Bu yalnızlığım.”

Karısı Neriman on yıl önce toprak olmuştu. O da İhsan Bey gibi bir öğretmen emeklisiydi. Hayatları boyunca doğru bildiklerini söylemiş, doğru olduğunu düşündükleri şeyi yapmışlardı. Bunun sonucunda sürgünler, soruşturmalar, davalar.. Onca zulüm, onca acı, onca hakaret! Fakat değerdi.. Hepsine değerdi. Adam gibi adamlar yetiştirmiş olmanın verdiği iç huzuru.. Bayramlarda arayan bir iki eski öğrenci. Değerdi ki hem de nasıl!

Ama artık Neriman yok. Kızı da bir hafta önce torununu alıp şehre, kocasının yanına döndü. Damat senelik iznini bu yazlıkta geçirmiş, iki hafta önce de işinin başına dönmüştü. Bir bankada çalışıyordu. İhsan Bey’in kızı Oya, bir hafta daha oğlu Mertle birlikte babasının evinde kaldıysa da en sonunda tabi onlar da ait oldukları yere, yani evlerine dönmüşlerdi.

“Ne demek kızım, burası da sizin eviniz sayılır.”

Tabi! Anlat anlatabilirsen bunu bu yeni yetmelere..

Aslında İhsan Bey de onlara hak veriyordu. Artık koca kadın olmuştu Oya. Bir evi, bir işi, bir ailesi vardı. Altına kaçıran o bebek, konuşmayı bilmeyen küçük kız, mazide, çok çok uzakta, yıldızlardan da uzakta, artık gidilmesi mümkün olmayan bir yerde kalmıştı. Ne yazık! Fakat işte buna diyorlar, hayat diye..

Şu rüzgar..

Şu kasabayı çeviren, şu yüce, şu koskoca dağ.. Şu deniz..

Sürülmüş tarlaların mis gibi kokusu burnuna geldi. Eylül camlardan sızıyor. Buğu, damlacıklar ve soğuk.. Rüzgarın tiz çığlıkları kapı pervazlarında. Hava iyice soğudu. Bir yazı daha geride bıraktık. İnsanlar O’nu da sever. Denize girmeyi, sıcağı.. Parlak güneşle beraber parlar çocukların yüzü. Okul tatili.. Bisiklet.

Yine de bizi asıl büyüleyen, asıl kendine bağlayan şey, hüzün yüklü bulutları ve kasvetli havasıyla ‘sonbahar’ denen değil mi? En çok bu mevsimde şiir yazılır. İlkbahar ve yaz aşklarının acısı bu mevsim çekilir. Bu mevsimde gider kuşlar. Kuşlar, yapraklar.. Ve gelir yine, yalnızlık.

Okul sıralarında üşür çocuklar. O ışıltılı günlerden eser kalmamıştır, yazık. Sınav heyecanı, hoca korkusu, sıkıntı.. İlk gençlik aşkları bu sıralarda yaşanır. Tren istasyonlarında, yapraksız ağaçlıklarda, beton duvarlarda aranır ilk sevgilinin yüzü.. Otobüs kuyrukları ve dükkanlar kalabalıktan geçilmez. Her şey acı vericidir, eğer aşıksan.. Eğer o yoksa.. Her şey yüreği acıtır: Akşamları ışıklı pazarlar, ışıklı manavlar ve kasap, şehrin soğuk kaldırımları, dolmuş kuyrukları, parklar.. Anlatmakla bitmez.. Şehir! Şehir anlatmakla bitmez.

İhsan Bey’in gençlik aşkı biricik Nerimanıydı. O acıları o, ilk kezinde Neriman için çekmişti. Bir daha da hiç çekmedi. Neriman’ı sevdi o hep. Nerimanına tutuldu. Güneş ve ay istisnasız her yıl nasıl tutulduysa, o da her yıl Neriman’a aşık oldu bir kez daha. Hep onu sevdi. Hep. Ama artık Neriman yok.

Aşk acısını İhsan Bey işte asıl şimdi çekiyor.

Bu ev Neriman’ın evi. Bu karyola Neriman’ın. Bu masa, bu dolap, bu komodin.. Bu terlikler.. Neriman’ın.

On sene oldu. On sene.. İsterse yirmi, otuz olsun. Bu acı hiç dinmeyecek. Küçük Mert de gitti şimdi. Küçük Oya, küçük Mert’i alıp götürdü.. Evine. Bir Eylül yalnızlığında kıvranıyor İhsan Bey.

Bir yudum aldı rakıdan. Bir parça peynir. Kavun, su..

“Deniz beni çağırıyor.”

İçinden böyle demek geldi: “Deniz beni çağırıyor.” “Gideyim öyleyse.”

Rakıdan son yudumu alıp ağır ağır ayağa kalktı. Bardağı, rakı kadehini, peyniri, kavunu, su dolu sürahiyi ve boşalmış rakı şişesini mutfağa götürdü. Geldi.. Götürdü. Geldi.. Götürdü.

Bitirdi.

Islak bir el beziyle masayı bir defa sildi.

Sonra hırkasını aldı. Dışarı çıkıp anahtarla kapıyı kilitledi. Bir defa.

Issız sahil yolunda yürümeye başladı. Kimsecikler yok.

Yüce dağ, bulutlar, deniz.. Hepsi kutsal bir bütünün, bir büyük Dev’in parçası.. Huzurlu, sakin bir bütün. Dalgalar dayanılmaz bir düzenle, ardarda ve kesintisiz, sahile vuruyor. Kumsalda çıplak ayak izleri var..

Dağ sessiz. Kasabanın batı ve güney yanlarını çevreliyor. Dağ sessiz, kocaman bir dev. Hakkında anlatılan acıklı aşk efsanesindeki kıza benziyor biraz. Boylu boyunca uzanmış. Karnında da bir çocuk var.

Bulutlar yağmur yüklü. Hava rutubetli, ağır. Her an yağmur yağabilir. Toprak da hevesli zaten. Açılmış, kabarmış bekliyor. Bacakların’ açmış bekliyor.

İhsan Bey sahil yolunda hiç kimseye rastlamadı. Henüz çok erken. Bütün dükkanlar kapalı. Köyler uzakta. Kimse yok. Bir Allah’ın kulu bile..

“Şöyle tarlalara doğru bir uzanalım bakalım.”

İhsan Bey öyle de yaptı. Geniş, düzgün, parke yolda doğuya doğru yürüdü. Güneşin doğduğu yere.

Yol boyunca yine kimseye, hiç kimseye rastlamadı. Güneşin sıcak ışığı depderin bir sessizliği sarıya boyamaktaydı. Toprak ağırbaşlı ve genç. Aydınlık yollarda güneş, bir ayrık otu istilasını aydınlatıyor.

Yaban ayrık otu kaplı.

“Tamam.” diye düşündü. “İşte burası.”

Kimsesiz, yeni sürülmüş bir tarlaya adım attı. İn cin top oynuyor burada. Toprak suya aç, bakir. Şehvetle kabarmış. Uzunca bir süre orada öylece durup toprağa baktı. Sanki deli toprağın göğsü kalkıp kalkıp iniyor. Sanki nefes alıyor dev. Sanki hayatta.

Hipnotize olmuş gibi uzunca bir süre seyretti. Sonra İhsan Bey, tarlanın ortasına kadar yürüdü. Kollarını havaya kaldırdı. Başını kaldırıp, yavaş yavaş toprağı ısıtmaya başlayan güneşe baktı. Gözlerini yumdu sonra.

Güzel bir hayat sürmüştü. Sıkıntı ve acıyla dolu, sefalet çektiren bir hayat. Fakat bir ‘eşi’ vardı onun. Bir hayat arkadaşı.. Bir yoldaşı, bir sırdaşı.. Bir insan..

Sevdiği tek sevgili.. Aşık olduğu, yıllarını birlikte geçirdiği, birlikte ağlayıp birlikte güldüğü ve o ölünce onunla birlikte öldüğü sevgili, biricik eşi..

Artık bu Dünya’da yapacak başka işi kalmamıştı. Kollarını havaya kaldırdı ve..

Toprak oldu İhsan Bey.

Kimsenin onu görmediği bir anda toprak oldu ve döküldü.

Eylül yağmuru başladı....

 

Ana Sayfa