UMUDA GİDEN


Hüzün yüklü bulutlar geçiyor gökyüzlerinden. Dünyalarda Eylül şimdi. Her gezegenin iklimi farklı. Yine de havadaki hüzün, sessiz duvarlar ve yalnızlık aynı. Dünyalarda Eylül şimdi.

Gece gemisi Umuda Giden yolculuğunun sekizinci yılında. Bu yolculuk umut dolu, bitmek bilmeyen bir yolculuk. Geminin yolcuları aradan geçen onca yıla rağmen hala her gün aynı şevk ve heyecanla uyanıyor. Tabi bunlar Büyük Uyku döneminde olmayan yolcular. Diğerleri uyku bölmelerinde dört ay sürecek derin ve rüyasız uykularındalar hala.

Galaksi renkli. İnsanlar her yerde. Fakat bu güzel ve ışıklı karmaşayı gölgelendiren bir şey var: Üç gezegen birbiriyle savaş halinde. Bu savaşta şimdiye dek milyarlarca kişi öldü. Federasyona bağlı diğer gezegenler ve Ahira savaşta tarafsız kaldı. Hiç arzulanmayan, korkunç bir şey bu savaş. Bunun farkındalar. Fakat federasyona üye olmayan gezegenler istediklerini yapmakta hürler. Savaşmak serbest. Üstelik her gezegenin kendi ırkları, kendi dinleri ve dilleri var. Onlar ‘uygar’ gezegenler. Sanat ve bilimleri var. Federasyon denilen büyük ortaklık kendi üyesi olmayan uygar ülkelerin içişlerine karışma konusunda yetkisiz, çekingen ve isteksiz. Hem belki de böylesi aslında daha iyi. Çünkü herkesin kendi acılarını çekmeye hakkı vardır! Çocukların bile..

Böyle düşünüyor çoğu..

Zaman geçiyor.. Galaksi renkli. İnsanlar her yerde. Bu yolculuk umut dolu, umuda yapılan bir yolculuk. Bundan seksen yıl önceydi: Ünlü düşünür Karen bu fikri ortaya attı. Teknik ve zaman değişince, diye yazmıştı Karen. “Teknik ve zaman değişince..” İşte zaman şimdi o zaman. Teknik değişti: Gemiler daha hızlı ve dayanıklılar. İnsanlar daha kuvvetli. Daha sabırlı.. Azimli. Teknik değişti.

Hüzün yüklü bulutlar geçiyor gökyüzlerinden. Dünyalarda Eylül şimdi.

Savaş sürüyor.

Bunları biliyorlar.

Arkin uyandı.

Büyük Uyku değil, günlük uykusuydu uyandığı. Dışarı baktı: Yıldızlar, uzay..

Büyük bir bıkkınlıkla başını iki yana sallayarak kabinden çıktı. Diğer yolcuların bulunacağı lobiye doğru yürüdü. Bu sırada dışarda hala yalnızca uzay vardı. Bir de yıldızlar.. Yalnız o kadar.

Yürüdü. Geniş, beyaz koridorlardan, ışıklı bölmelerden geçti. Lobiye vardı. Oradalardı.

Selamlar..

Lafı hiç dolandırmadan lobideki yolculara düşüncesini söyledi. Duyulmadan konuştu: “Bu iş çok fazla uzadı! Hala çok aydınlık uzay. Hesaplarda bir hata olmalı. Başka bir açıklaması yok.”

İnsanlar ona baktılar. Bazıları başlarını sallayarak onayladı.

Etne itiraz etti: “Sabırlı olun kardeşlik. İnançlı olun! Delik yer değiştiriyor olabilir pekala. Bilimin açıklayamadığı gariplikleri bilinir. Şimdi de sanki bizden kaçıyor gibi. Burada olması gerekirdi. Ama burada yok! Sanki bilinçten kaçıyor. Bilinçle kaçıyor. Bulunmak istemiyor. Ama çaresiz. Biz er geç ona ulaşıp içine dolacağız. Başka yolu yok.” Arakin’e baktı.

Arakin başıyla sessizce onayladı. Etne haklıydı. Hesaplarda hata yoktu. Hepsi trilyonlarca kez kontrol edilmişlerdi. Hata Delik’teydi. Delik’in ta kendisinde. Bu da çok tuhaftı. Bir yıldız kalıntısı, esrarlı bir boşluk, sanki onların varlığından ağır ağır uzaklaşıyordu. Kutsal, hatta ilahi bir güç tarafından yönlendiriliyormuş gibi. Arakin sessizce gülümsedi. O sırada onun düşüncesini dinleyenler de ona uyup güldüler.

‘Aslında bunların hepsi belki de Karen’in ne kadar haklı olduğunu gösteren şeyler’

Başlarıyla onayladılar.

Umuda Giden, uzayda sessiz yolculuğunu sürdürdü. Geminin hedefi galaksinin merkezindeki büyük bir kara delikti. Karen sonsuz kurtuluşun onun içinde olduğunu iddia etmişti. Onun bu fikirlerini Ahira’da pek çok insan benimsemiş ve Karen’in felsefesi neredeyse bir din haline gelmişti. Sonunda Umuda Giden’in inşasına başlandı. Bu gemi bir milyon Ahiralı ruhu taşıyacaktı. Çok büyük bir projeydi. Geminin yapımı yirmi sekiz yıl sürmüştü. Bu arada Federasyon’un da teknolojik ve ham madde yardımını almışlardı. Çünkü Ahira halkının teknolojik açıdan Federasyon’un en ileri halklarından biri olduğu söylenemezdi. Bir şiir ve filozofi ülkesiydi Ahira. Altı yüz seksen beş milyon Ahiralının hemen hepsi bu konularda son derece yetenekliydi. Duygusal ve kırılgan bir canlı türüydü onlar. Yani diğer insanlara benziyorlardı.

Belki de en büyük farkları, onların yazmayı tercih etmiş olmasıydı. Laboratuvarlarda çalışmayı ya da denizlerin derinlerine dalmayı değil, yalnızca ama yalnızca yazmayı ve yazmayı. Oturup düşünmeyi.. Hayal kurmayı.. Fakat Ahira halkı artık bıkmıştı. Kızıl-yeşil gezegenlerinde denizlere bakıp hayaller kurmaktan veya şiirler yazmaktan değil, ama kendi dünyaları dışındaki diğer yerlerde yaşanan zulüm, şiddet ve savaşın rahatsız edici varlığından..

Göçmenler Ahira’ya kırk sekiz yıl önce gelmişti.

Karpotya gezegeninden gelen on bir milyon kişi.. Savaştan ve açlıktan kaçan insanlar.. Alınları Ahiralılarınkinden biraz daha basık, çeneleri daha büyük ve gözleri kapaksızdı. Ama yine de insandı onlar. Ve onların yaşadıkları sonsuz acı ve dehşetin sadece izlerini görmek bile Ahiralılara yetmişti.

Birçok Karpotya kaçkını yaralı ya da hastaydı. Bu hastalıklar Ahiralılar ya da galaksinin her hangi başka bir yerinde yaşayan diğer insanlar için tehlike oluşturmuyordu. Çünkü bulaşıcı değildiler. Bu hastalıkların sebebi virüs ya da bakteri benzeri taşıyıcılar değildi. Daha çok gaz ve radyasyon benzeri içe işleyen ve hücre bozan etkenlerdi. Tüm bunların sebebi de savaşlarda kullanılan silahlardı. Karpotyalılar deforme olmuş, yıpranmış, parça parça dökülen, çarpık bedenleriyle Ahira’ya geldiklerinde Ahiralıların kalplerinde onarılmaz yaralar açıldı. İnsanların birbirine yapabileceği şeylerin bazılarını onlar ilk defa görüyorlardı. Çünkü Ahira’da asla bir savaş olmamıştı. İnsanlarla hayvanlar ya da insanlarla fırtına, yani insanlarla doğa arasında bir mücadele tabi ki her zaman vardı. Fakat bu mücadele doğal, kendiliğinden, zararsız ve uyumluydu. Ahenkli bir dans.. Bir tören.

Ahiralılar belki de bazı hormonların eksikliğini duyuyorlardı. Ya da Ahira’da evrim, onları saldırganlaştırmadan libidolarını yüceltmenin ve yaratıcılıklarını kamçılamanın bir yolunu bulmuştu. Bilinmez.

Bilinen şudur ki Ahira, Büyük Göç’ten sonra değişti. Hem de çok değişti. Şimdi neredeyse tanınmaz halde, harap ve yıkık bir gezegendi. İnsanlar adeta bütün hayallerini ve UMUTLARINI yitirmişlerdi. Sokaklar bomboş.. Deniz kıyısı sessiz.. Şairler suskun.

Karpotya’ya yardım için ellerinden başka ne gelirdi ki? Göçmenlere kapılarını ardına kadar açtılar. Fakat Karpotya’ya yardım malzemesi göndermeleri söz konusu bile değildi. Zira savaş sürüyordu. Ahira bu konuda ise hiçbir şey yapamazdı. Savaş onların işi değildi.

Ahira’nın Federasyon gezegenleri arasında büyük saygınlığı vardı. Bu düşünürler ve sanatçılar gezegeni, sözü dinlenen ve tavsiyelerine uyulan önemli bir Federasyon üyesiydi. Ama konu savaş olunca işler değişti. Aslına bakılırsa bu konuda Federasyon haklıydı da. Federasyon üyesi olmayan üç uygar gezegen birbiriyle çarpışıyordu. Üç gezegen de saldırı halindeydi. Üçünün de belli amaçları ve çıkarları vardı. Suçlu olan da hepsiydi, mağdur olan da.. Yeterince uzaktan baktıkları için Federasyon üyeleri bunun böyle olduğunu açık seçik görüyordu. Yapacak hiçbir şey yoktu. Tüm yapabildikleri savaşan üç gezegeni sözlü olarak uyarmak ve onlara bu savaşı bitirmelerini şiddetle tavsiye etmekti. Yalnızca o kadar. Yalnız yıldızlar..

Ahiralılar işin aslını öğrendiklerinde çok daha büyük bir dehşet ve umutsuzluğa kapıldılar. Demek insanlar yalnızca maddi çıkarlar için birbirlerini öldürüyor, kadınlara tecavüz, çocuklara işkence ediyordu. Birbirlerinin gezegenlerine, bilgi birikimlerine ve hazinelerine göz koymuşlardı. Bu korkunç, anlaşılmaz ve kabul edilemez bir şeydi. Ve bu konuda galaksideki diğer insanlar hiçbir şey yapamıyorlardı. Elleri kolları bağlıydı.

Ahira halkı deliliğin pençesindeydi. Onlar duygusal ve hassas yaratıklardı. Diğer dünyalarda insanlar zulüm görürken, onlar kendi gezegenlerinde huzur, barış ve mutluluk içinde yaşamayı sürdüremezlerdi. Bu olamazdı. Dünyaların, insanların ve evrenin ruhu birdi. Biri öyleyken diğeri başka türlü olamazdı. Onlar kardeşlerinin acılarını hissederlerdi. Başka türlüsü olmazdı. Kimse başka bir insanı sırf canı istiyor diye öldüremezdi. Böyle şey olmazdı. İnsanlar bunu yapamazlardı. Bu gerçek olamazdı. Böyle şey olmazdı......

Ahiralılar çıldırmak üzereydi. Kafalarını dolduran bu yeni düşünceler ve bu sorular onlar için yabancı ve çözümsüzdü. Karmakarışık, anlamsız. Kafa karıştırıcı..

Bu şekilde yaşamayı sürdüremezlerdi. Tutunacak bir dala, sarılacak yeni bir umuda ihtiyaçları vardı.

Sonra Karen ortaya çıktı. Büyük düşünür, huzurlu bilgin Karen. Karen ve onun Sonsuz Boşluk Teorisi.

Bu teoriye göre kara delikler evrendeki varlığın ve farkedilmeyen yokluğun dışındaki başka bir şeyi, huzur, umut ve bilgi dolu, dahası bilinçli ve adeta canlı bir ‘mutlak boşluğu’ barındıran muhteşem yerlerdi. “Evrende boşluk yoktur.” diye anlatıyordu Karen. Bir çocuğun bile anlayabileceği şekilde açıklıyordu: “Her yerde ışık var, değil mi? Durduğumuz her noktadan yıldızları görüyoruz. Ya da meteor bulutlarını ve gaz topluluklarını. Çünkü her yerde, görünen ışık var. Bu en basit örnek. Görünmeyen ışığa değinmiyorum bile.. Ve diğer şeylere.. Olan ve olmayanlara.. Varlıktaki yokluğa.. Her yerdekine..”

“Oysa kara deliklerde ne ışık ne başka bir şey.. Hiçbir şey yok! Mutlak boşluk. Ve orada başka bir şey var. Varlığın ve yokluğun ötesinde başka bir şey. Buna Tanrı demiyorum. Buna cesaret edemem. Fakat orada bilinçli bir varlık var. Mutlak boşluğun içinde.. Orada huzur ve sonsuz bilgi ve mutluluk var. Tabi ki hüzün, acı ve keder de.. Burada olduklarından farklı olsalar bile.. Her şey öylesine açık ve de öyle görünür ki. Anlatılamaz. Ben anlatamam. Yalnızca, biliyorum.”

“Bilimsel kanıtlarım yok. Bu konuda ‘inançlı’ ya da ‘ısrarcı’ değilim. Rüyamda bunu görmedim. Bunu ben düşünmedim. Öyle olmadı. Yalnızca, biliyorum. Yalnızca öyle.”

Bu tuhaf adamın, bu dahinin, bu delinin, yıllar önce açıkladığında büyük beğeni toplayan ve saygı gören, ama bunun ötesine geçemeyen ilginç düşünceleri, Büyük Göç’ten sonraki acı dolu yıllarda yeniden keşfedildiğinde, umutsuzluğun pençesinde delirmemek için kıvranan Ahira halkı için bir umut ışığı oldu. Teoriye sarıldılar. Yıllar boyunca bu düşünce dine benzer bir akıma dönüşerek ve gitgide büyüyen bir ilgi ve heyecanla karşılanarak yayıldı. Vazgeçilmez oldu.

Sonunda zamanı geldi.

Yüz milyonlarca Ahiralı o gün meydanlarda, evlerinde ve toplantı salonlarında buluştu. En saygıdeğer ve en ünlü düşünürler Büyük Salon’da toplandı. Bu kongrenin konusu Karen’in Sonsuz Boşluk Teorisinin nasıl olup da insanların yararına kullanılabileceğini bulmaktı. Artık bu konuda somut bir takım adımlar atılmalıydı.

Kabul görecek olan öneri toplantının onur konuğu olan büyük bilgin Karen’in yakın arkadaşı Lareh’ten geldi: Lareh’in önerisi büyük bir gemi yapılması ve Ahira halkının bir kısmının galaksinin merkezindeki kara deliğe gitmesiydi. Lareh bunu söyledi. Milyonlarca kişi meydanlarda ve diğer yerlerde ekranlara bakarak Lareh’i izliyordu. Onun sözlerini sürdürmesini beklediler. Fakat Lareh başka bir şey söylemedi. Tek bir cümleyle açıkladığı önerisini tekrar etti. Sonra da ağır ağır kürsüden ayrılıp yerine döndü. Bu an Ahira tarihinin en önemli anlarından biriydi. Birkaç saniye sonra gezegende çok büyük bir gürültü koptu. Yüz milyonlarca kişi Lareh’i alkışlıyordu. Bunların başında da büyük bilgin Karen vardı. Ekrana onun Lareh’i alkışlayan görüntüsü yansıyınca Ahira halkının coşkusu bir kat daha arttı. Alkışlar adeta gezegeni yörüngesinden çıkaracak kadar yoğunlaştı.

Yolculuk fikrinin anlamı açıktı. Ahiralılar kendilerini kurban edeceklerdi. Karen’in düşüncesi felsefi bir önermeydi yalnız. Bilimsel geçerliliği maalesef yoktu. Hem olsa bile yine de bu yolculuğa çıkanlar bir daha asla bu evrene geri dönmeyecekti. Bir şey bulsalar bile bulduklarını anlatamayacaklardı. Bilinmeyecekti.

Ahira gezegeni gerekçelerini açıklayarak yardım talebinde bulunduğunda Federasyon’un diğer üyeleri şaşkınlık ve endişe duydular. Yine de Ahira’nın talepleri kabul edildi. Gezegenler birliğinin yönetmelikleri bunu gerektiriyordu. Ayrıca Federasyon üyesi gezegenlerde yaşayan milyarlarca insanın arasında da böylesi bir yolculuğun gerçekten de olumlu etkileri olabileceğini düşünenler vardı. Umutlananlar oldu.

Sonuçları her ne olursa olsun bu yolculuk tüm galakside nesilden nesile aktarılarak Büyük Sonlar’a kadar anlatılacak ve evrendeki barışı simgeleyen büyük bir olay olarak tarihe geçecekti.

Gemi yapıldı.

Yolcu listelerine yazılmak isteyenlerin sayısı üç yüz milyondu. On beş milyon ‘başka’ insan da diğer gezegenlerden başvurmuştu. Onlar için de elli bin yer ayrıldı. Bir milyon yolcunun isimleri belirlendi. İsmi listede olanlar büyük bir sevinç ve mutlulukla doldular. Onlar şanslı olanlardı.

Büyük gün geldi. Yola çıkıldı. O gün sanki bütün evren derin bir sessizliğe gömülmüştü. Adeta ilahi bir şekilde, savaşan üç gezegen de yalnızca üç ay uyacakları bir ateşkes antlaşmasını tam da o gün imzaladılar.

Gemi yörüngeden çıktı. Her şeyi geride bıraktı . Ve aradan yıllar geçti.

Arakin camdan baktı. Diğerleri de..

Bir gariplik vardı. Bunu hissetmişlerdi. Birbirlerine baktılar. Sonra yine dışarıya..

Sona yaklaşıyorlardı. Büyük Yolculuk sona eriyordu. O esrarlı anın gelmesinden birkaç saniye önce hepsi bunu anlamıştı.

Her şey aniden oldu. Bilinmezin içine düşmeden önceki o son bilinç saniyesinde sessizce gözlerini kapadılar.

Gittikleri yerde hiçbir şeyin olmadığını umarak..

Sonra karanlık oldu.

 

Ana Sayfa